Batı Trakya Online

Yaratılış Pedagojisi

Psk. Dr. Yaşar Kuru

Psk. Dr. Yaşar Kuru

Yazarın şu ana kadar yazılmış 8 makalesi bulunuyor.
Yaratılış Pedagojisi

    Anne adayının karnındaki ikinci bir insanın, annenin duygularından, ruhsal yapısından, görüp konuştuklarından duyup işittiklerinden etkilendiğinin ispatlandığı bir çağda yaşıyoruz. Bu bize, çocuk terbiyesinin ve temel eğitiminin anne karnında başladığını göstermektedir.

    Doğumdan sonra altı yaşına kadar, aileden aldığı eğitimle çocuğun kişiliği büyük ölçüde tamamlanmış olmaktadır. Böylece, okul çağıyla birlikte problemli veya problemsiz bir kişilik kazanmış olacaktır. Çocuğun temel eğitim kurumu olan ailede eksik bırakılan eğitiminin okulda giderilmesi oldukça zordur.

    ilk iki yıl anneyle hiç mi hiç ayrılmaması gereken çocuk, anneden alacağı güven duygusu ile dört yaşına kadar ev içinde ve izinli olmak şartıyla yaşanabilecek kısacık ayrılıklardan zarar görmeyecektir. Bu şekilde dört yıl boyunca anneden doyasıya sevgi, ilgi, şefkat gören çocuğun güven duygusu tamamlanmış olacaktır.

    Montessori eğitim anlayışına göre, çocuk hiçbir zaman başkaları tarafından eğitilemez. Dolayısıyla, bilinçsiz emici zihin dönemine ait ilk 3 yıllık ve bilinçli emici zihin dönemine ait ikinci 3 yıllık süreyle birlikte toplam 6 yıl boyunca çocuğun iki eğitim aracı vardır: “Taklit” ve “oyun”. Bu süre zarfında çokbilmiş ebeveynlerce öğütlerle, nasihatlerle ve yönlendirmelerle şaşkına çevrilmeyen çocuk, yaratılışındaki cevherin, özel ve müstesna şahsiyetine kavuşmuş olarak ailenin ve insanlığın özlediği pırlanta bir nesli oluşturacaktır.

    Öte yandan aileler, genel kriterler eşliğinde çocuk terbiye edip yetiştirirlerken, kendi özel inançlarını, dinlerini ve kültürlerini ona yansıtacaklardır. Yaratılış Pedagojisi için bu, özel bir durumdur. Her toplumda aileler, söz konusu yansıtmayı refleks hareketiyle zaten gerçekleştirmektedir. Yaratılış Pedagojisi bu tür uygulamayı dinlerin, kültürlerin alanı olarak kabul eder. Ancak onlara, amaçlarına ulaşabilmeleri için kriterlerini açıklar, ipuçları verir.

    Bununla birlikte Yaratılış Pedagojisinin, söz konusu dini ve kültürel aktarımların nasıl, ne zaman ve hangi dönemde gerçekleştirilmesi gerektiği noktasında gereken pedagojik yöntemleri ortaya koyar.

    Pedagojik ilkeler çerçevesinde sağlıklı çocukların, mutlu ve başarılı yarınlara imza atmaları adına, eserleriyle katkıda bulunan birçok pedagog, psikolog ve pediyatrist ile bilim insanlarına, toplumumuza güzide katkılarından dolayı teşekkürü bir borç biliriz.

    Saygı duyduğumuz ve fikirlerinden istifade ettiğimiz söz konusu müstesna şahsiyetlerin bazılarının isimlerini burada zikretmeden geçmek istemiyoruz: Adem Güneş [Uzm. Pedagog], Ali Çankırılı [Pedagog], Haluk Yavuzer [Prof. Dr.], Kemal Sayar [Prof. Dr.], Sabiha Paktuna Keskin [Prof. Dr.], Safa Saygılı [Prof. Dr.]

    Bunun dışında; M.Montessori, Pestalozzi, Bowlby, Mahler, Spitz, Erikson gibi öncülerin ve üstatların haklarını teslim etmek yerinde bir davranıştır diye düşünüyoruz.

    Sunuş

    Tıpkı, psikolojinin olduğu gibi; pedagojinin de iyi gitmeyen birçok tarafının var olduğu bilinmektedir. Aslında; pedagojik anlamdaki yanlışların psikolojinin de işini zorlaştırdığı doğrudur. Bu nedenle, uzun süredir tasarlamakta olduğumuz “Yaratılış Pedagoji”sini oluşturma çabalarımızın sonuçlanması, pedagojinin olduğu gibi, psikolojinin de çalışmalarını kolaylaştıracağını  düşünüyoruz.

    Çocuk psikolojisi alanında hatırı sayılır kaynak bulmak mümkün olduğu halde; çocuk terbiyesi ve çocuk eğitimi anlamına gelen pedagoji alanındaki kaynakların son derece sınırlı olması, işimizi bir hayli zorlaştırdı. Sınırlı sayıdaki kaynaklara ulaşmış olmak bile, “Yaratılış Pedagojisi” ile sizleri tanıştırmamız için bize güç katmıştır.

    Yaratılış Pedagojisi normları; insan terbiye etmek ve yetiştirmek anlamında evrensel ilkeleri dile getirmektedir. insanoğlu; söz konusu evrensel ilkeleri görmezden gelerek, ata yadigarı gelenek ve göreneklere göre çocuk yetiştirmeye yeltenince, son olarak geldiği nokta, isyan etme sınırı olmuştur.

    Savaş halindeki toplumlar, savaş kriterlerini göz önünde bulundurarak çocuk sayılarını ve yetiştirme normlarını geliştirmişlerdir. Bir ara, savaşlardan yorulan toplumlar da “çocukların suçlu ve günahkar” olarak dünyaya geldiklerini kabul etmişler ve inançları istikametinde çocuk terbiye etme, yetiştirme yolundan sapmışlardır.

    Sanayi devriminin gerçekleştirilmesi ile de; üretimin ve sanayinin getirdiği yeni şartlara göre çocuk terbiye ölçüleri oluşmuştur. Kısacası insanlık, evrensel ilkeler yerine, içinde bulunduğu çağın gereklerini yerine getirerek pedagojik normlar geliştirmiştir. Takdir edersiniz ki; insanların dini, kültürel ve ahlaki değerlerine göre çocuk terbiye etme yöntemlerini, yaratılış ilkelerine bırakmak zorundayız. Ancak; inançların çocuklara yansıtılması noktasındaki pedagojik doğruları, yeri geldikçe açıklamak görevimizdir.

    Pedagojinin kurucularından olan Pestalozzi: “Çocuklar, “İyi, Temiz ve Günahsız olarak doğarlar”
    Giriş  

    Dünya ve tabii ki insanlık, ilk insanla birlikte çocukla tanıştı. Binlerce yıl öncesine ait bu tanışmanın, o günkü serüvenini bilemiyoruz. insanlık tarihi süresince yaşanan gelişmelerden, çocukların da “nasip”lendiği doğrudur. Ancak, bildiğimiz bir şey var ki oda; “yaratılış normları”nın, hiçbir zaman ve dünyanın hiçbir yerinde değişmediğidir. Değişen ise sadece, çocuk eğitimi ve çocuk terbiyesi konusunda insanların yaptığı yanlışlar yada hatalar olmuştur.

    Büsbütün insanlığın yanlış yaptığını ve hata işlediğini kastetmediğimizi biliyorsunuz. Aksi halde; bugün için elimizde, çocuk eğitimi ve terbiyesi anlamında hiçbir “doğru” malzeme kalmamış olurdu. Çünkü, insanlık tarihi süresince hem “yanlışlar” hem de “doğrular” olagelmiştir. Zaman zaman bu tavırlardan birinin dominant, yani belirleyici unsur olabileceği mümkündür.

    Hatalı “insan yetiştirme”nin faturasını “Acıklı” bir şekilde ödeyen insanlık, bir süredir konu ile ilgili araştırmalara yönelmiştir. Arka planı antik çağa kadar dayanan çocuk eğitimi, çocuğu anlama ve çocuk terbiyesi, prensipli ve sistematik çalışmalar sonucu oldukça yol almış görünüyor. Artık günümüzde; “çocuk psikolojisi”, “pediatri”, “pedagoji”, “çocuk psikiyatrisi” insanlığın görüş alanına girmiş durumdadır. Söz konusu konularla ilgili yapılan araştırmalar, yazılan kitaplar, düzenlenen panel ve konferanslar ortak ilgi alanımız içinde yer almaktadır.

    Bu ilgimizin, değişen yaşam şekillerinden kaynaklandığı doğrudur. Öte yandan, günümüzde gittikçe zorlaşan çocuk terbiyesinin ve çocuk eğitiminin ağır şartları bizi, konu ile ilgili bilimsel yaklaşımlara yönlendirmiş bulunmaktadır. Dolayısıyla insanlık; çocuklarını ezmeksizin, onları yıpratmaksızın ve onları “yok” saymaksızın terbiye etme ve eğitme ihtiyacının bilincine “zorunlu olarak” ulaşma eğilimindedir.

    Düşünebiliyor musunuz; yaşı otuzun üzerindeki neslin bebekliği, çocukluğu ve ergenliği; bilgisayar, internet, facebook, cep telefonu gibi yaygın elektronik iletişim ve haberleşme ortamının bulunmadığı dönemlerde geçti. Yine; yaşı kırkın, ellinin üzerinde olanların bebeklik ve çocukluğu, günde sadece birkaç saat yayın yapan siyah-beyaz televizyon ortamında tamamlandı.

    O günün anne-babalarının çocuk terbiyesi ve eğitimi konusunda, bugünün ebeveynlerinden çok daha avantajlı olduğunu düşünüyoruz. Çünkü; etraflarında, zamanlarını çalan birçok etken bulunmuyordu. Ayrıca, çocuklarını kendilerinden çekip-alacak günümüzün benzer faktörleri geçmişte iş başı yapmamıştı. Böylece; hem bebeklerine, hem de çocuklarına ayıracak bolca zamanları vardı.

    Daha da ilginç olanı; çok sınırlı bilgi donanımlarıyla, çocuklarını eğitmeleri ve terbiye etmeleri mümkündü. Çoğunlukla, hiçbir yeni bilgi ve beceri donanımına gerek duymaksızın, büyük ölçüde başarılı da oluyorlardı. O günün ebeveynleri; ana-babalarından, gelenek ve göreneklerinden kendilerine yansıyan, ulaşan yöntemlerle bir noktaya kadar, çocuk terbiye edebiliyorlar ve onları eğitebiliyorlardı. Ancak; günümüzde, aynı yöntemleri kullanarak, bırakın çocuk terbiyesi ve eğitimini, çocukların fizyolojik gelişmelerini bile sağlamak, yani bedenen onları büyütmek bile imkansız hale gelmiştir.

    Günümüzde çocuk terbiyesi ve çocuk eğitimi karmaşık durumdadır. Gittikçe de, işin içinden çıkılmaz bir hal almaktadır. Bugünün ana-babaları, çocuk terbiyesi ve çocuk eğitimi konusunda yeterli bilgi, beceri ve donanımına sahip olmadıkları zaman, çocuklarının ruhları ve kişilikleri üzerinde, tedavisi güç travmalar oluşturmaktadırlar. Söz konusu travmaların, ruhsal ve kişilik bozukluklarının hemen yada yakın zamanda oluşmadığına hiç sevinmesinler. Çocukların ileriki gelişme evrelerinde mutlaka istemedikleri, hoşlanmadıkları reaksiyonlarına hazır olsunlar.

    Bilinçsizce yetiştirilmeye çalışılan günümüzün çocukları, ne ana- babalarını anlayabiliyorlar; ne de ebeveynleri onları anlayabiliyor. Birbirini anlayamayan iki taraf arasında sürtüşme ve yıpranmanın olmaması elbette ki düşünülemez. Böyle bir ortam, ana-baba için de çocuk için de, iç karartıcı sonuçların habercisi sayılır.

    Toplumumuzun ve tüm dünya ana-babalarının, “çocuk sahibi” olmaktan “zevk” alacağı ve tarifsiz “haz” duyacağı bir “pedagojik anlayış”ı yansıtmak için, Yaratılış Pedagojisi serisini oluşturmaya çalıştık. Nakış nakış işlemeye gayret ettiğimiz önerilerimizi, heyecanla beklediğinizden eminiz. Hem ana-babaların, hem de çocuklarının üzerinde bir yük haline gelen “terbiye ve eğitim” konusunun, doğal mecrasına bırakılmasını hedefliyoruz. Çünkü; özellikle eğitim ve terbiyenin ASLA “zorlama” ile gerçekleşmeyeceğinin bilincindeyiz.

    Bilmenizi isteriz ki size, kurallar üretmiyoruz. Yaratılış Pedagojisi size, “doğal” olmanızı ve çocuğunuzun “doğal”lığını korumanızı, onun ruhunu yara-bere içinde bırakmamanızı öneriyor. Böylece hem hayattan, hem de çocuk büyütmekten büyük mutluluk duyacağınızdan eminiz.

    1. Yaratılış Pedagojisi

    İnsanların çocuk sahibi olmaktan “tarifsiz haz” duyacağı pedagojik anlayışı oluşturmak için, Yaratılış Pedagojisi serisini sunuyoruz.

    İnsan, eksi sıfır [-0] yaşından başlayarak ömrünün sonuna kadar çeşitli gelişim dönemlerinden geçerek yaşamını tamamlar. Özellikle, hamilelik, bebeklik, çocukluk ve ergenlik dönemlerinin insanın yaşam çizgisine vurduğu mühürlerin izlerinin kalıcı özellikte olduğunun bilinmesinde yarar vardır.

    insan neslinin ‘altın devri’ olan söz konusu dört dönemin fiziksel ve ruhsal gelişim özellikleri bilindiği takdirde, çocuk terbiyesinde ve eğitiminde ailelerin zorlanmayacakları ve çocuk yetiştirmekten büyük haz duyacakları tartışmasız gerçektir. işte, Yaratılış Pedagojisi’nin amacına ve görev alanına böylece, işaret edilmektedir.

    Bu noktada; sınırlı, esnek olan, insanın fiziksel ve ruhsal gelişme basamaklarının bilinmesinde yarar vardır:

    0-9 AY
    0-4 YAŞ
    4-7 YAŞ
    7-12 YAŞ
    12-15 YAŞ
    15-19 YAŞ
    20-25 YAŞ
    25-40 YAŞ
    41-60 YAŞ
    61 YAŞ Sonrası
    Ana rahmi dönemi
    Bebeklik dönemi
    Okul öncesi dönemi
    Çocukluk dönemi
    Ön ergenlik dönemi
    Ergenlik dönemi
    Gençlik dönemi
    Olgunluk dönemi
    Hasat dönemi
    Akil insanlık – Bilgelik ve danışmanlık dönemi
    Pedagojinin kurucularında Pestalozzi; insan, iyi olarak, temiz ve günahsız olarak doğar[1] derken; yaratılış normlarına işaret etmektedir. ilk insandan günümüze kadar geçen süreçte yaratılışta bir sorun olmadığı kesindir.

    “Yaratılışta çirkinlik ve ayıp yoktur. Onu çirkinleştiren ve ayıplı hale getiren bizleriz. Yaratılıştan ne kadar uzaklaşırsak, başımız o denli derde girer. Psikolojik hastalıklar aslında, yaratılışa aykırı davranmamızın bir bedelidir” diyen Dr. Stekel, “Yaratılış Pedagojisi”nin normlarının tüm insanlar için geçerli olduğuna da işaret etmektedir.

    Bu açıklamalardan sonra; pedagoji biliminin, çeşitli sıfatlar, isimler kullanarak seslendirilmesinin anlamsız olduğunu vurgulayabiliriz. Örneğin: Eski pedagoji, yeni pedagoji, batı pedagojisi, çağdaş pedagoji, modern pedagoji. şeklindeki yapaylama, pedagojinin yaratılış norm ve ilkelerinden uzaklaşıldığının da bir işareti sayılmaz mı? Eskilerin bazıları doğru, bazıları yanlış uygulamalar yapmış olabilir. Tıpkı, yenilerin de kimi uygulamalarının doğru, kimi uygulamalarının yanlış olduğu gibi.

    Konunun tam burası önemli olduğu için, açıklığa kavuşturulmasında yarar olacağını düşünmekteyiz. Çocuklara verilecek sevginin, şefkatin, güvenin ve onlara kazandırılacak olan kişilik ve karakterin ne coğrafyası olur, ne de ulusal farklılıkları olur. Altını çizerek vurgulamaya çalıştığımız benzeri özellikler binlerce yıl önce de aynı anlamı taşıyordu, binlerce yıl sonra da aynı anlamı çağrıştıracaktır.

    Farklı ırk, din ve inançlara mensup olan dünya insanlığı, hangi coğrafyada ve hangi ülkede yaşarsa yaşasın; söz konusu ilkeleri çocuklarına kazandıramıyorsa, pedagojinin farklı olduğundan değil, yaratılış pedagojisine aykırı davranışlarda bulunduğu içindir.

    Şayet ana-babalar, pedagojinin normlarını yada ilkelerini doğru bir şekilde kullanıyorlarsa, başarılı olacaklardır ve problemsiz nesiller yetiştirebileceklerdir.

    Hıristiyan olanlar, Hıristiyanlık dini eğitimini, Musevi olanlar Musevilik dini eğitimini, Müslüman olanlar da Müslümanlık dini eğitimini çocuklarına rahatlıkla verebileceklerdir.

    Dinsel ve kültürel öğretilerin, pedagojik ilkelerle direkt ilgisi yoktur. Çocuklar, dinlerini, kültürlerini 4 yaşından itibaren taklit yoluyla öğrenmeye başlarlar. 7 yaşından itibaren de sorgulayarak, eğitim yoluyla içlerine sindirirler. Çocuk, 0-4 yaşından itibaren, aile içinde sevgide doyuma ulaşmışsa, 4-7 yaş arasında duyguları ve kişiliği ezilmeden, hırpalanmadan, yıpratılmadan, “İnsan” muamelesi görerek büyütülmüşse, ailesinin dini inançlarını ve kültürünü özümsemede  zorlanmayacaktır.

    Atamızdan, büyüklerimizden bunu gördük bunu biliriz, anlayışıyla çocuk yetiştirmek, mayınlı arazide yol almaya benzer.

    Bu nedenle ailelere sesleniyoruz:
    • Çocuklarınızla çocuklaşın.
    • Birlikte öğrenin, birlikte büyüyün.
    • Küçücük çocuğun karşısında “çokbilmiş” kesilmeyin, hoşlanmazlar.
    • Onlara “Tanrı Misafiri” muamelesi yapın, yeter.
    • Çok şey bilmenize gerek yok, doğal olun.
    • Çocuklarınızı iyi takip ederseniz, onlardan çok şey öğreneceksiniz.

    işte, “Yaratılış Pedagojisi”nin kuralları, normları ve ilkeleri, bunlara benzer önerilerdir. Kitabı takip ettikçe, çok rahat öğrenip özümseyeceğinizden eminiz.

    1.1. Yaratılış Pedagojisinin Amacı

    Yaratılış pedagojisinin amacı, “melek” gibi insan yetiştirmek değildir. Çünkü böyle bir hedefin kendisi zaten yaratılışa aykırıdır. Dünyanın bazı toplumlarında görüldüğü gibi; dini ve ahlaki duyarlılıktan uzak, adeta “şeytan”ın yönlendirebileceği bir insan yetiştirmek de amaç olamaz. Bu her iki örnek de insanın ruhuna indirilen balyoz darbeleri gibidir.

    Yaratılış normları açısından, hiç kimse kötü olmadığına göre insanlar bu denli kötülüğü nereden öğrenmektedirler? Cevabı zor bir soru olsa bile, yetişkinlerin vereceği yanıtlar önem arz etmektedir. Gerek bazı “dindar” olanların, gerekse kendini yetersiz bulan bazılarının bu soruya nihai yanıtı: “içimdeki şeytan emretti” şeklinde olduğu, sıkça karşılaşılan bir durumdur. Bu kurnazca cevabın itirazı da kurnazca olacaktır: Şayet içimizdeki şeytan böylesine güçlü olsaydı, yeryüzündeki bütün insanlar kötü yada suçlu olurlardı. Demek oluyor ki içimizde şeytanın kötü emirleri yankılanıyorsa; meleklere ait iyi emirler de yankılanıyordur.

    işte; çocuk terbiyesi ve eğitiminde Yaratılış Pedagojisinin gerekliliği tam bu noktada kendini belirginleştirmektedir. Dünyanın bütün insanları iyi yaratıldığına göre; insanların içlerinde “iyi”liklerini yok etmeye çalışan ve yine, insanlara “kötü”lükleri öneren sesler, duygular da bütün insanlarda bulunmaktadır.

    Bu durumda, Yaratılış Pedagojisinin hayati önem taşıyan amacı kendiliğinden ortaya çıktığı açıkça görülmektedir. Bir şey daha; dünyanın hiçbir yerindeki ebeveyn, çocuklarının “kötü” olmasını temenni etmez. Yaratılış Pedagojisi’nin temel ilke ve normlarının, bölgesel yada coğrafi farklılıklara göre değişemeyeceği, evrensel ve genel-geçer özellikler taşıdıkları kanaatine ulaşmak mümkün olmaktadır.

    Böylece, Yaratılış Pedagojisi’nin, dünyadaki tüm insanlar için ayni anlama geleceği ve ayni olumlu tepkiyle karşılaşacağı anlaşılmaktadır. Demek oluyor ki, Yaratılış Pedagojisi’ni okuyan “her dünyalı”, böyle bir yöntemin kendisi için hazırlandığını düşünecektir. Öte yandan; yine her dünyalının uygulayacağı ayni kriterlerle terbiye edilmiş ve eğitilmiş her insan, dünyanın her yerindeki insanla ayni amacı taşıyacaktır. Sonuçta dünyanın, güler yüzlü insanlarının çoğalacağı; çatık kaşlı kötü niyetli insanlarının ise etkisizleşeceği düşünülmektedir.

    Bizim açımızdan önemli olan bir diğer husus da; dünya görüşümüzün ve değer ölçülerimizin ortaklaşa ilhamı ile insanlığın konu ile ilgili temel doğrularının; insanlık için bir değer ifade eden Yaratılış Pedagojisi’nin ortak kullanıma sunulmuş olmasıdır. Bu şeref, özellikle ülkemizde ve dünyada, genel geçer pedagojik uygulamalar için çalışmalar yapan bilim insanlarına aittir diye düşünüyoruz.

    Artık, Yaratılış Pedagojisinin amacının şekillenmeye başladığını görebilmekteyiz. Biliyoruz ki insana değer katan, aldığı terbiyedir. Bir başka ifadeyle; insanın değeri, aldığı terbiye oranındadır. Bebekler ve çocuklar, doğumlarından bu yana aldıkları terbiye ve eğitim sonucu, ya “örnek insan” olurlar; yada “zor insan” olma şeklinde toplumdaki yerlerini alırlar.

    Dr. W. Stekel’e göre insan kalbi; dallarında sadece bülbüllerin öttüğü, seçkin bir gül bahçesi değildir. Orada; yırtıcı hayvanlar, kurtlar ve çakallar kadar tehlikeli duygular da barınmaktadır. Bu nedenle çocuklarımıza; nefretten daha üstün bir meziyet olan güven ve sevgi duygusunu aşılamakla işe başlamanın gerekli olduğunu düşünüyoruz.

    1.2. ilk Hedef; Duyarlı insan Yetiştirmek

    Toplumların eksik yanlarından biri, “duyarlı insan” azlığıdır. Anne-babaların ilk yanlışları; dünyanın kötülerle ve kötülüklerle dolu olduğunu, sosyal ve ticari ortamın “çakal”larla, uyanıklarla doldurulduğunu çocuklarına aşılamalarıdır. Böylesine acımasız bir dünyada, duygusallığa yer olmadığını, sert ve hazırlıklı olunması gerektiğini küçük yaşlarda öğrenen çocukların, “iYi”lik adına topluma katacakları hiç bir değerleri bulunmayacaktır. Diğer taraftan; yaşamları süresince her an tetikte, her an korku içinde ve her an bir kötülük beklentisi ile stres ve “kaygı” içinde olacaklardır. Tek başına “kaygı” bile dünyalarını zehir etmeye yetecektir.

    Çocuğu yaratan ilahi irade; çocuğun neyi, nasıl ve ne zaman öğrenmesi gerektiğine karar verip programlamıştır. Siz, çocuğun önünde “set” olmayın.

    Sadece toplumumuzda değil; dünyanın hemen hemen tüm ülkelerinde ve toplumlarında, genellikle temel pedagojik ilkeler “hiç”e sayılarak çocuk yetiştirilmektedir. Bu yüzden, günlük yaşantımızda etrafımızdaki insanları gözlemlediğimizde bunu rahatlıkla sezebiliyoruz. Örneğin; sık sık karşılaştığımız “donuk yüzlü” küt gibi insanlar, acımasız ve vicdansız, sürekli kazanmaya programlanmış, devamlı “ezme” hisleriyle büyütülmüş “narsist” tipler, yani; kendini beğenen, üstün gören, başkalarını hor-hakir gören insanlar, ne yazık ki sıklıkla karşılaştığımız görüntülerdir.Çoğunlukla Batı dünyası dediğimiz Avrupa ve Amerika ülkeleri gibi gelişmiş sayılan ülkelerde, böyle tiplere rastlanmaktadır. Globalleşme moduna giren ülkelerin özellikle son 30 yıldan bu yana birbirlerine karşı bu konu ile ilgili farklılıklarının kalmadığını üzülerek görmekteyiz. Artık, dünyanın neresinde hoş olmayan, insanlığın zararına bir gelişme görülürse, tüm insanlık anında etki altında kalmaktadır.

    Buna karşın, bir bölgede yaygın olan “iyi” ve “yararlı” sayılan özellikler söz konusu yayılma hızından asla etkilenmemektedir. Batı dünyası, büyük bir bilgi ve deneyim birikimine sahiptir. Böylelikle, istenmeyen özellikteki yayılmaları tolere edecek avantajlara sahiptir. Ancak; ülkemizin de içinde yer aldığı Doğu dünyası bundan yoksundur. Bu nedenle, her tür gelişme karşısında sürekli AGiR faturalar ödenmektedir. Söz konusu faturalar, başta teknolojik gelişmeler gibi “iyi”nin yayılmacılık adına da; sosyal, siyasal ve toplumsal gelişmelerdeki “istenmeyen” etkilenmeler adına da olsa, her zaman ödenmek zorunda oluyor.

    Söz gelimi; Batı dünyası pedagojik anlamda uzun yıllar yaptığı yanlışları keşfetme ve telafi etme konusunda gerekli duyarlılığı gösterebilmektedir. Konu ile ilgili doğru ilkelere yönelmeyi becerebilmektedir. Böyle bir duyarlılığı ve yeterliliği kendi ülkemizde görmeyi arzu etmemize rağmen genellikle ters bir tablo ile karşılaşmaktayız.

    Konuyu örneklendirmek gerekirse; Batı ülkelerindeki üniversitelerde Pedagoji bölümleri faaliyet gösterdikleri halde, bizdeki üniversitelerin Pedagoji bölümleri kapatılmıştır. Sanki; insanımız gelişmesini tamamladı, terbiyesini ve eğitimini aldı, bu kazanım bizi kıyamete kadar idare eder gibi, bir anlayış kabulenilmektedir.

    Çocuklarımızın duygu dünyalarının “çalışır durumda” olmasını sağlamalıyız. Hayatın, “ölümüne mücadele” arenası olmadığını onlara kavratmalıyız. insanın değerinin gücünden değil, ruhundan ve terbiyesinden kaynaklandığını onlara aşılamalıyız.

    Ancak hasta insanlar hislerini, duygularını harekete geçiremezler, kullanamazlar. Çünkü, insana değer katan onu şerefli kılan ve aziz bir varlık olarak fişleyen faktör, duygularının iş görüyor olmasıdır. Özellikle çocukları yetiştiren ebeveynler; onlara, yaşamın acımasızlığından dem vurup yeteneklerinin ve duygularının kaybolmasına sebep olmamalılar. insanı aile ve komşuluk ilişkilerinde, iş hayatında ve sosyal hayatta başarılı kılan, duygu dünyasıdır, hisleridir. Böylece, çevresiyle huzurlu bağ kurar, kainatın anlamını hisseder ve Allah’ı iliklerine kadar benimser. Bu nedenle anneler-babalar, çocuklarına kendi inançları doğrultusunda din ve ahlak eğitimi vermede başarılı olacaklardır.

    1.3. İkinci Hedef; İnsana Sosyalleşme Beceresi Kazandırmaktır

    Günümüzdeki yaygın ulaşım ve iletişim ağına rağmen her şeyin yolunda gittiğini söylemek oldukça güçtür. Söz konusu imkan, bir çelişkiyi de beraberinde getirmiş ve hayatımızın içine yerleştirmiştir. Eski dönemlerde, birbirinden uzak yaşayan iki bilgin insan, bir konu için bir araya gelebilmeleri adına günlerin, haftaların geçmesi gerekirdi. Önce, bir aracı elçi kanalıyla haberleşmeleri, sonra da randevu için buluşmaları uzunca bir zamanı gerektirmekteydi.

    Oysa bugün bu ihtiyaç, istenildiği anda giderilebilmektedir. Buna rağmen insanların sosyalleşme hızı, eski zamanlara göre çok düşük, bazen de imkansız olabilmektedir. Bu durum bize, insanların sosyalleşmelerinin, maddi imkanların yeterliliğinden ziyade, yetişme tarzlarıyla ilintili olduğunu göstermektedir. Burada da karşımıza, pedagoji ilkelerinin birinin daha yanlış uygulanmasının örneği çıkmaktadır.

    Yeni dünya anlayışı; sivil toplum kuruluşlarının önemine vurgu yapmaktadır. Bu şekilde, her yörenin insanı birbiriyle buluşmuş, her meslek mensubunun da  birbiriyle  kaynaşmış  olması  sağlamaya çalışılmaktadır. Güya bu telkin, modern bir anlayışı hakim kılmaktadır. Söz konusu düşünce, kendi içinde her ne kadar bazı doğruları barındırmış olsa bile, sosyal yaşamdaki yararlılığı tartışılır olmaktan kurtulamaz.

    Günümüzde gittikçe yaygınlaşan yoğun şehirleşme yaşamını ele aldığımızı düşünün. Kibar ismiyle “toplu konut”lar, gerçek ismiyle birbirinden “kopuk insanları” bir araya getiren yeni şehirleşme hayatındaki bu çelişkinin nereden kaynaklandığı önemlidir. Ayni insanlar farklı uzaklıkta yaşarlarken çok daha sık görüştükleri halde; ayni yapıyı paylaşmış olmaları nedeniyle acaba neden iletişimsizlik çaresizliği yaşamaktadırlar?

    Elbette ki suç yada kusur, yapılaşma şeklinde değildir. Yoğun iletişim ve haberleşmenin hatası olduğu da asla düşünülemez. Eksiklik, iki nedenden kaynaklanmakta ve uzun süren geçmiş yılların ihmaline dayanmaktadır:

    1. Çocuk eğitimi ve terbiyesinin, yaratılış pedagojisi kriterlerine göre verilmemiş olması, yani; anne-babanın istekleri doğrultusunda verilmiş olması;
    2. Söz konusu terbiye ve eğitimde “geleneksel” kriterlerin kullanılması.

    Birinci nedenin gerekçesi, verilen terbiye ve eğitimin “maddi çıkar” kaygısı eşliğinde olmasıdır. Çocuğun duygusal yönünün “yok” sayılması tarzındaki yönlendirme şeklidir. ikinci sebebin kaynağı ise, toplumumuzda hiç de yabancı olmadığımız yöntemdir. Anne-babalar; büyüklerinden, geleneklerinden, göreneklerinden kaynaklanan hangi anlayışla yetişmişlerse, çocuklarını da doğal olarak ayni kriterlerle yetiştirmeye çalışmaktadırlar. Kısacası, “senin senden başka dostun yoktur” anlayışı ilkine; “biz atamızdan bunu gördük bunu söyleriz” kolaycılığı da ikincisine örnek olabilir.

    Her iki sebepten kaynaklanan çocuk terbiyesi ve eğitimi yanlışlığının faturasını toplumlar ödemektedir. Çünkü her iki yöntemle de “Bireysel kişi” yetiştirilmektedir. Bunun gerçekleşmesi için ise, çocuklardaki “duygusal” hissin köreltilmesi gerekmektedir. Bu kez, ortaya çıkan bireyler arası iletişimsizliğin sorunlarının giderilmesi gereği doğmuştur. Pedagojik ilkeleri, kendi çıkarları doğrultusunda uygulanmasını sağlayan anlayış, “empati” kavramını devreye sokmaya çalışmıştır ki, insanlar birbirlerine karşı, hiç değilse en alt düzeyde de olsa yakınlaşmış olsunlar.

    Ancak bu tarz bir hayat, sadece zihinsel içeriklidir. Sebebine gelince; önerilen, devreye sokulan ’empati’, insanın karşısındakini anlayabilmesi ve kendini onun yerine koyabilmesidir. Halbuki anlamanın etkisi sadece zihinsel çerçevededir. Yani; fikren, düşünce anlamında insana yakınlık hissetmektir.

    İşte; pedagojik olmayan işlem budur. Çünkü; insanın bir başkasını anlamış olması reel hayatta pek bir değer taşımaz. Yani anlamış olmak, insana özveride bulunmayı sağlayamaz. Sadece anlamış olur, o kadar.

    Halbuki pedagojik olan; insanın, karşısındaki insanı hissedebilmesi, onun halini tüm duygu dünyasıyla kavramış olmasıdır. Böyle olunca, o insanın eksikliğini gidermek için, acılarını dindirmek için ona yalnız olmadığını ispatlamak için, empati kurmanın tüm değerlerini harekete geçirmesi gerektiği benimsenmiş olur.

    Kısaca; empati kurmuş olanın, empati kurulanı his ve duygu dünyasıyla anlayabilmesi, empatiden de öte bir işlemdir. Empati, insanı akıl yoluyla, zihinsel olarak kabul etmekle kalır. His ve duygu dünyasıyla karşıdaki insanın topyekün içine sindirilmesi, insanın yaratılış amacına uygun yaşamasını da beraberinde getirir.

    Bu durumdaki kişi, acı çeken kişinin acısını hissetmekten öte onu “paylaşmış” olacaktır. Bunu sağlamak için adeta etrafında çırpınacaktır. Böyle bir anlayışla yetişen insan, her şart altında başka insanlarla yakın ilişki kurmaktan büyük haz duyacaktır. iyi günde, kötü günde kabuğuna çekilmek ona ters gelecektir. Adeta insan ilişkilerinin olmadığı bir yaşam tarzını düşünemeyecek duruma gelecektir.

    İşte, insanın sosyalleşmesinin sağlanması bu denli önemli bir konudur. Ayrıca, bireyselleşmesi de bir o kadar istenmeyen ve zararlı bir anlayış olarak ortaya çıkmaktadır. Ne yazık ki, bizim kültürümüzün de globalleşme rüzgarı etkisiyle anlayışının farklılaştığını görmekteyiz. Bunun en belirgin örneği; “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın”, “Gemisini kurtaran kaptan”, “Atı alan Üsküdar’ı geçer”, “Her koyun kendi bacağından asılır” gibi içimize sindirilmiş olan tekerlemelerdir.

    Kavanozda çocuk yetiştirmeyin: Çocuğunuzu, 4 yaşından sonra sokak çocuğu yapın. Sizin kontrolünüzde, sokak arkadaşları olsun, oyunlar oynasınlar. Üstlerini başlarını perişan etsinler…

    1.4. Ücüncü Hedef; İnsanın Fıtratının Korunması

    Dünyanın tüm ana-babalarına çağrıda bulunarak bu başlığı biraz açmak istiyoruz: inancınız ve kültürel kimliğiniz ne olursa olsun, sözünüzü dinleyecek, boynunuzu büktürmeyecek, sizi endişelendirmeyecek olan, gelecek vadeden ve kendileriyle gurur duyacağınız evlatlar yetiştirmek sizin elinizdedir. Bunun için “derin” eğitim almanız şart değildir. Hatta hiç değildir.

    Yapmanız gereken şey, çocuklarınızı yaratılışları yani fıtratları doğrultusunda “takip” etmenizdir. Onları keşfetmeye çalışın. Onları “duyarlı” ve ” hissetme” yeteneğine sahip sağlam bir temel üzerinde büyütün. Ruhlarını özgür bırakın, doğal olmalarına fırsat verin. Onlara “şekil” vermeye çalışmayın. Kişiliklerini zorlamayın. Aksi halde doğacak çekişme ve çatışmalar yüzünden, kaybeden taraf hep siz olacaksınız. Hem emeklerinizi hem de çocuğunuzu kaybedeceksiniz. Bu inatlaşmanın kazanan tarafı hiç olmaz.

    Çocukların içinde, doğuştan var olan “cevher”lerinin gün yüzüne çıkabilmesi için iki şeye ihtiyaçları var: Onlara güven duyun ve onların benlik’lerine saygılı olun. Korkmayın, yaratılıştan iyi, temiz ve günahsız olarak dünyaya gelen çocuklarınız, zorlama ve dirençle karşılaşmadıkları sürece, fıtratlarında var olan bu üç özelliği koruyacaklardır. Zaten onların dünyaya geliş amaçları da bu değil mi?

    Çocuğunuza “şekil” vermeye çalışmayın. Çünkü, şekil verilmek istenen her nesnenin kolu kanadı kırılmak zorundadır. Çocuğunuzun yürümesine ve uçmasına engel olmayın.

    Yaratılış Pedagojisi, günümüze kadar gelen tüm insanlar kanalıyla kümülatif olarak insandan insana devredilen ve çeşitli kazanımlarla bugüne kadar zenginleştirilerek gelen, insanın doğal olan ve yaratılış sırrına ait özellikleri bünyesinde barındırmaktadır. Bu şekilde; yetiştirilme safhalarında insan fıtratının dışında kalan kazanımlar yada kısaca ‘Pedagojik posalar’, Yaratılış Pedagojisinin gündeminden uzak tutulmuştur. Bu yönüyle size önerdiğimiz pedagojik kriterler ve ilkeler, karışımsız, katkısız, saf, berrak ve net bir insan sırrını ortaya çıkaracak özelliktedir. Çünkü, “mükemmel” bir yaratılışla dünyaya gelen insanın mükemmeliğinin devam etmesi için, ruh dünyasının tahribata uğratılmaması gerekir. Temelini oluşturan ruhu zedelendiğinde kendine yaslanacak birilerini arar. Ama bu, çoğunlukla siz olmayacaksınız.

    BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
    YAZARIN SON YAZILARI
    Annelik Nedir? - 15 Haziran 2013
    Yaratılış Pedagojisi - 5 Aralık 2012
    ZİYARETÇİ YORUMLARI

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

    BİR YORUM YAZ