Batı Trakya Online

Ruhsal Gelişim ve Pedagoji

Psk. Dr. Yaşar Kuru

Psk. Dr. Yaşar Kuru

Yazarın şu ana kadar yazılmış 8 makalesi bulunuyor.
Ruhsal Gelişim ve Pedagoji

    Mahler, Spitz ve Bowlby’ye göre; 0-4 yaş arasında tüm çocukların anne ile ayrılmaz ve sıkı bir beraberliği doyasıya yaşamaları şarttır.

    Gelişim, insan ömrü süresince devam eden bir süreçtir. Bu süreç içinde, çeşitli gelişim aşamalarından geçilir. Gelişim aşamalarının her birinin kendine özgü yöntemleri vardır. Bir dönemin yöntemleri, sonraki dönemde geçerli olmaz. ilgili dönemlerin kendilerine has psikolojik ve fizyolojik özellikleri olduğu doğrudur.

    Hamilelikte başlayan, bebeklik ve çocuklukla devam eden, yetişkinlik ve yaşlılıkla süren ve ölümle noktalanan gelişim dönemleri; hem ruhsal hem de bedensel gelişmeleri içermektedir. Söz konusu dönemlerin herhangi birinde eksik bırakılan yada gerçekleştirilemeyen ruhsal gelişmelerin bir sonraki dönemde telafi edilmeleri oldukça zordur. Bu nedenle, anne-babalar çocuk yetiştirirken her dönemin kendine ait özelliklerini bilmeleri ve uygulamaları gerekmektedir. Bu, hem çocukların hem de kendilerinin ruhsal gelişmelerini sağlayacaktır.

    Öteden beri, “çocuklarınızla büyüyün” önerisinde bulunurken kastımız buydu. Kendilerini yetiştirmeyi sürdüren anne-babalar, konu ile ilgili dış telkinlere nasıl kapalı iseler; çocuklarının ruhsal gelişimlerinde de buna titizlikle dikkat etmeleri gerekmektedir.

    Ruhsal gelişmenin hayat çizgisinde uzun bir güzergahı olduğu halde; anne-çocuk sevgisinin süresi sınırlıdır. 0-4 yaş aralığında çocuklarınız tam 4 yıl süre ile kesintisiz olarak bu sevgi ile hiç engelsiz, ruhlarını doldurmaları gerekmektedir.

    Anne karnında başlayan ruhsal ve bedensel gelişmeler hakkında son embriyolojik araştırmalar bize şu bilgileri veriyor:
    • 20 günlük ceninde; beyin, omurilik ve sinir sistemi inşası tamamlanmış olmaktadır.
    • 40 günlük ceninde; beyin dalgaları kaydedilebilir.
    • 6 haftalık embriyoda; beyin hücreleri, organları ve kasların hareketlerini kontrol etmeye başlar.
    • 8 haftalık embriyoda; yetişkin bir insanda bulunması gereken bütün organlar tamamlanmış ve görev yapmaya başlamıştır.

    Özellikle beyin; bebeklik süresince, herhangi bir zamandan çok daha büyük bir gelişme gösterir:
    • Doğumda 227 gram ağırlığındadır.
    • 1 yılın sonunda 680 grama ulaşmaktadır.
    • 5 yaşın sonunda 1360 gram olur ki bu, beynin ulaşacağı son noktadır.
    • 6 yaşındaki insan beyninin büyüklüğü ile 40 yaşındaki  insan  beyninin  büyüklüğü  aynıdır.
    • 2 yaşında yürüyen bir çocuğun beyni; yetişkin beyni kadar aktiftir.
    • 3 yaşındaki bir çocuğun beyni; lise çağındaki çocuğun beyninden 2 kat daha aktiftir.

    Gelişmiş, ileri teknoloji ürünü elektronik araçlarla yapılan araştırmalar; fiziksel gelişimle birlikte, duygusal ve ruhsal gelişimin de “ana rahminde” başladığını göstermektedir.

    4.1. Güven Duygusu Gelişimi

    Güvenli yada güvensiz Kişilik gelişimi; 0-4 yaş arasında gerçekleşmektedir. Bu gelişim, ana rahminde cenin halindeyken başlamaktadır. Cenin, anne tarafından sevilip sevilmediğini; istenip istenmediğini hissetmeye başlamıştır. Bunu, sinir sistemi yoluyla anlamaktadır.

    Allah tarafından içine yerleştirilen fıtrat çizgisinin, ebeveynince değiştirilmeye çalışıldığını sezinleyen çocuk; fıtratındaki temiz halini yaşamaktan vazgeçer.

    Kılık değiştirerek ebeveynine yaranmaya çalışır. Nedeni, gördüğü baskılar ve engellemelerdir.

    Daha önce değindiğimiz gibi; embriyonun – ceninin- ana rahmindeyken “Hafıza Kayıt Sistemi”nin olduğu, bilimsel olarak ispatlanmıştır: The Washington Times’da 16 Temmuz 2009 tarihinde yayınlanan bir haber: “O, henüz ana rahimdeki bir cenin; ama Hatırlıyor” başlığını taşıyordu.

    Maastricht Üniversitesi’ne bağlı, Obstetrics and Gynecology bölümünde çalışan bilim insanlarının bir araştırması ana rahmindeki embriyonun, bahsettiğimiz hafıza kayıtlarına sahip olduğunu gösteriyordu. Böylece, annenin, hamileyken hissettiği, yaşadığı acıların da; sevinçli ve neşeliyken kazandığı pozitif duyguların da cenin tarafından algılandığı bilinmektedir. Bebek, üzerinde iki tür duygu izlerini de taşıyarak dünyaya gelir. Bu olumlu yada olumsuz izler onu yaşamı süresince hiç mi hiç yalnız bırakmayacaktır.

    4.2. Hatalı Pedagojik Uygulamalar

    Yanlış pedagojik eğitim uygulayan anne-babalar, çocuğun ruhunda doğuştan var olan karakter ve kişilik özellikleri engellemiş olurlar. Çocuğa, Allah tarafından verilen söz konusu özelliklerin ortaya çıkmasına mani olan ebeveyn, sadece çocuğa değil, yalnızca kendilerine değil, tüm insanlığa zarar verdiklerini  bilmelidirler.

    Yaratılış Pedagojisine göre, ilahi belirleyici güç, çocuğun fıtratını takdir etmiştir. Anne-babalara düşen görev onlara doğru rehberlik etmek olduğu halde, onlar; metozori, çocuğun fıtratını kendi arzu ve heveslerine göre değiştirmeyi tercih etmekteler. Böylece, ruhu değişime uğratılmaya çalışılan çocuğun, yarın kimin başına ne gibi işler açabileceğini kimse tahmin edemez.

    Kundaktaki kardeşini kesen, ilkokulda terör estiren, sokakta insan doğrayan, yankesicilik, hırsızlık yapan, öğretmenini döven, devletin kasasını boşaltan. benzeri olaylarla medyada her gün karşılaşınca artık kanıksadık. Etkilenmemeye başladık. Toplum olarak önlem alamayışımız bunun açık örneğidir.

    Çocuklarımızdan sık sık, “Bi rahat bırakmadınız ki beni.” tarzında serzenişler duyarız. Pek de önemsemeyiz. Çünkü ne anlama geldiğini bilmeyiz. Aslında bu basit gibi görünen minnacık tepki; kocaman bir haykırıştır. Adeta isyandır. Bize değil; terbiye etme yöntemlerimize, onları eğitmeye çalıştığımız bozuk kurallara bir başkaldırıdır.

    4.2.1. Anneler Babalar Rahat Durun

    Çocuğun ifade tarzının çok masum göründüğüne bakmayın. Artık kimsenin düzeltemeyeceği, kendisinin bile kendisini engelleyemeyeceği yanlışlar yapmak zorunda kalışına bir haykırıştır. Ben aslında böyle değildim, böyle biri olmayacaktım, yaratılıştan temiz olan ruhumu siz kirlettiniz şeklindeki bu isyanın önüne artık zor geçilir. Sonuç almak epey yorucu olur.

    Ebeveyninin, gardiyan gibi başından ayrılmayacağını sezinleyen çocuk; onlara açtığı iç dünyasının kabullenilmeyeceği tereddüdü geçirir, anne babası tarafından benimsenmediğini düşünür. Onların tavır ve davranışlarından etkilenerek onlar tarafından huzursuz edileceğini sezdiği an, ruhunun kapılarını kapatacaktır. Böylece ebeveyn, çocuğun yaratılıştaki sırrını asla öğrenmeyecektir. Çocuk da, doğuştan gelen cevherini içinde saklayarak, anne- babalarının arzuları doğrultusunda sahte kimlikle dolaşacaktır.

    Böylece çocuk, etrafındakiler onu ne olarak, nasıl görmek istiyorlarsa ‘bir süreliğine’ öyle olacaktır. Muhtemelen hiçbir zaman kendi kimliğine kavuşamayacaktır.

    Kültürümüzde güzel bir deyim vardır: ‘Nice insanlar gördüm, üzerlerinde elbiseleri yok; nice elbiseler gördüm, içinde kendi bedenleri yok.’ işte bu çocuklar elbiselerinin altında kendi bedenleri olmayan çocuklardır. Bu sayede; ruh, beden ve davranış uyumsuzlukları içinde ‘çilekeş’ bir ömür sürdürmeye adaydırlar. Çocuğun, ‘Rahat bırakın beni’ şeklindeki haykırışı ‘kendisi gibi olma’ özleminden başka bir şey değildir.

    Ah günümüz anne-babaları ah. Kendiniz bir türlü değişmezsiniz, yanlışlarınızda, günahlarınızda, hatalarınızda ısrar edersiniz. Buna karşılık, henüz hata bile yapmamış, günah işlememiş sabileri değiştirmeye çalışırsınız. Gücünüz onlara yetiyor değil mi?

    4.3 Ağacı Yaşken Eğmeyiniz, Bırakın Dosdoğru Büyüsün

    Eskiler ne güzel de söz uydurmuşlar. ismine de atasözü levhasını bir güzel çivilemişler: “Ağaç yaş iken eğilir.” Feryadım, biraz da okumuş, yüksek tahsil yapmış anne-babalaradır. Bazı öğretmenlere, hatta bazı öğretim üyelerinedir. Yani, altını çizdiğim bu uyduruk sözü, öğrencilerine kompozisyon ödevi olarak veren bazı öğretmenler yok mu?

    Ne anlatmalarını bekliyorsunuz, nasıl ödev yazmalarını istiyorsunuz; henüz yamulmamış, eğilmemiş pırıl pırıl gözleriyle tertemiz ve bozulmamış ruhlarıyla, çakmak çakmak bakan gözleriyle ve sizden sadece doğruları öğrenmek amacıyla karşınıza sıra sıra dizilmiş ilköğretim yada lise çağındaki çocuklardan?

    Siz neden doğru olan bir şeyi yamultmak istiyorsunuz ki? Sözel anlamıyla da, mecazi anlamıyla da, hiçbir eğiticilik kokusunun üzerine sinmesinin mümkün olmadığı bu sözü çıkarın atın hayatınızdan. Hiç değilse çocukları bu yanlışa alet etmeyin. Ana- babaların, eğitmenlerin görevi dosdoğru büyüyen insanı ve tabiatı eğitmek, yamultmak olmamalıdır. Beni bağışlayın.

    Bu açıdan konuyu ele aldığımızda, günümüz çocuklarının neden böyle problemli olduğu ve kişilik zafiyeti taşıdıkları daha net ortaya çıkmaktadır. Günümüzde çocuklar, kendileri kişiliklerini ortaya çıkarmak yerine; yetişkinlerin kendisi için oluşturduğu dar kalıplar içine girmeye zorlanırken, her şey berbat olmakta, kişilik ve karakterleri tahrip edilmekte, koca bir yaşam heder edilip bir kenara atılmaktadır.

    Bir gün; dersinden zayıf not aldığı için, bir başka gün üstünü başını oyunda kirlettiği için, sonraki gün elini-yüzünü yıkamadan sofraya oturduğu için, ertesi gün kardeşiyle kavga ettiği için evde ceza üstüne ceza alan çocuk “kendisini” yaşayamaz. Siz de onun nasıl biri olduğunu öğrenemezsiniz. Kendi kişiliğini hayata ve çevresine yansıtamayan çocuk, yabancı kişilik edinerek başkası gibi yaşayacaktır.

    Kimi zaman anne-babaların birbirleriyle serzenişlerini duyarsınız:
    “Yahu hanım, bu çocuk hastanede karışmış olmasın sakın” şeklinde ve “bizim sülalemizde böyle biri yok. Kime çekmiş acaba?” gibi yakınmalarının cevabını verelim: Uyguladığınız baskı, sindirme, ezme ve cezalar çocuğa, kendisini ispat etme fırsatı vermedi. Kendisini yaşayamayan çocuğun, kimin kimliği ile yaşadığı da sizin için o kadar önemli olmamalıdır.

    Eğer çocuk, Tanrı hediyesi olarak gönderildiği evde baskı ve şiddet görüyorsa; vicdan, merhamet gibi iç mekanizmaları çalışamaz hale gelir. Bu nedenle, önündeki iki seçenekten birini tercih eder:
    1– Çocukluk sonrası dönemlerde asi ruhlu biri olur; kendisine, ailesine ve çevresine problem haline gelir.
    2– Onuru devre dışında kalmış olarak, kendi değerlerini sahiplenemeyecek denli pasif ve pısırık biri olur.

    Henüz günah bile işlememiş, hata yapmamış çocuklarınızı terbiye etmeye çalışmayın. Çünkü onun terbiye ihtiyacı yoktur.”ağaç yaş iken eğilse de, siz onu yamultmayın; bırakın “dosdoğru” büyüsün.

    Toplumunu ve dünyayı felakete sürükleyen Hitler’in bu öfkesinin temelinde, çocukluğunda babasından yediği dayak yer almaktadır:
    “Babam, belinden çıkardığı kemeriyle beni döverken, vurduğu her kırbaç darbesinden sonra sinirimden acı hissetmemeye başlıyordum. Avuçlarımı sıkıyor ve vücuduma inen kırbaç darbelerini nefretle sayıyordum.”

    Sindirilmiş, korkutulmuş ve ezilmiş ruhun sahibi olan birey; büyük ölçüde, kendisine bunları reva gören ailesine fiziksel ceza vermeyecektir. Ailesi, bir köşede sinmiş, sesi-soluğu çıkmayan çocuk için “yedi cezayı, oturdu aşağıya” veya “ben dememiş miydim sana hanım, dayak cennetten çıkma diye. Bak nasıl dut yemiş bülbüle döndü” sevincini yaşarken, fay hattını patlattıklarından habersizler. Yapılanların karşılığının kime, ne zaman yansıyacağı belli olmaz.

    Yanlış uygulanan pedagojide:
    • Duygusallığa yer yoktur: Acıma, merhamet, vicdan, gözyaşı gereksiz duygulardır.
    • Bireysel düşünen insan yetiştirmek esastır: Etken bireysel hedeflenir.

    4.4. Doğru Pedagojik Uygulamalar

    Anne-babalar, evlerinde çocuk değil bir “Tanrı Misafiri”ni ağırladıklarını bilmek zorundalar. Bu, lafın gelişi söylenmiş bir söz asla değildir. Tabirimi en hafifiyle tarif etmeye çalıştım. Bunun ötesi de var: Kim olduğunu, nereye gitmek istediğini, ne olacağını bilmediğiniz bir misafir bu.

    Oldukça uzun bir süre anlaşılamayacak olan bu çocuğun kim ve nasıl biri olduğunu kimse bilemez. Üç karış boyu ile, minicik bedeni ile, konuşamayan dili ile, sessiz ve içe kapanık haliyle sırrını kolay kolay dışa vurmaz. Ane babası da olsa, onlar hakkında ‘yeterli’ kanaate sahip olmadan içindeki cevherini, kim olduğunu sezdirmez.

    Şüphe yok ki her çocuk bir sırdır ve her çocuk ‘gelecekte’ bir ‘kimse’dir, bir ‘kişi’dir. Ebeveynler; minicik beşiğinde yatan, evde durmadan koşuşturan, yeri geldiğinde evi dağıtan, eşyaları kıran; boyundan büyük, cüssesinden ağır çantasıyla koştura koştura okula gidip gelen çocuklarına ‘hayran hayran’ bakmalı ve içindeki cevheri okumaya çalışarak kim olduğunu anlamaya çalışmalıdır: ‘Acaba kimsin yavrum?’

    Anneler-babalar her ne kadar çırpınsalar da onun içinde taşıdığı ‘bilinmezi’ni tek şartla öğrenme hakkına sahip olurlar: Onu, nasılsa öylece kabul etmek. işte bunu sezen çocuk iç dünyasını onlara açabilir. Kısacası:

    • Sahte kimlikle yaşamaya mecbur edilmeyen,
    • Kendi kimliği ile kabul edilen,
    • incitilmeyen, aşağılanmayan, baskı yapılmayan
    • Kendisine fiziksel ve ruhsal şiddet uygulanmayan
    • Gizli dünyası olduğu gibi kabul edilen
    • Kendisi gibi olmasına izin verilen, çocuk; sırrını, esas kimliğini ve kendisini anne-babasına açacaktır.

    Aksine; kendine ait kimliği ile kabul görmeyeceğini, baskı ezme, sindirme ile kendisinden başka biri olması isteneceğini hissederse, sahte, taklit kimlikle yaşamak üzere hayatını sürdürür. işte dramın veya ‘psikolojik travmanın’ yaşanmasının serüveni böylece başlamış olur. Ebeveynler çocuklarına, kim olmaları gerektiği açısından değil; kim oldukları yönüyle bakmaya çalışmalıdır.
    4.4.1. Doğru Pedagojik Yöntemde Anne-Babalar

    • Çocuğa, “kim” olduğunu ispatlamasına fırsat vermelidir,
    • Görevlerinin “doğru” büyüyen yaş ağacı “eğiltmek” olmadığını kavramış olmalıdırlar,
    • Hiçbir şey veya “bir şeyler” yapmasınlar; sadece izlesinler yeter,
    • Çocuklarında, birilerine “özenme” meyli oluşturmasınlar,
    • Onu; kardeşleri de olsa, hiç kimseyle hiçbir konuda yarışa sokmasınlar,
    • Yine onu; hiçbir çocuğun hiçbir yönüyle kıyaslamaya kalkmasınlar,
    • Onun anne-babaya saygısızlığının nedeninin; rahat ve serbest bırakılmasından değil; tam aksine rahat  bırakılmamasından  olduğunu  bilsinler.
    • Çocuklar; “ikna edilmek”ten hoşlanmazlar; “ikna olmak” isterler. “Bir şeye” razı edilmekten hoşlanmazlar; “razı olmak” taraftarıdırlar.

    Doğru Uygulanan Pedagojide:
    1– Duygusallık esastır. Çocuğun duygu dünyasına “çizik” bile atılmamalıdır.
    2– “Etken kolektif” birey yetiştirmek esastır.

    Yaratılış Pedagojisi’ne önemli katkılarda bulunmuş olan “Türk-islam düşünür ve eğitimcileri, çok eski dönemlerden beri, çocuğun ve gencin eğitimine ilişkin çeşitli önerilerde bulunmuşlardır. Ünlü düşünür Gazali [1058-1111] çocuk eğitimini: Yabani ısırgan otlarını ayıklayan bir bahçıvanın faaliyetine benzetir. Gazali’nin bu benzetmesini, yüzyıllar sonra [pedagojinin kurucularında olan] Pestalozzi’de de görmekteyiz.

    Çocuğun gelişimi ve terbiyesi konularında anne-babalara rehber olacak ilk eserler arasında; Keykavus’un “Kabusname”si, Erzurumlu ibrahim Hakkı’nın “Marifetname”si ile Gazali’nin “Ey Oğul” adlı kitapları sayılabilir.

    Bu eserlerde; bir bireyin doğumundan olgunluk evresine kadar, yaşamı boyunca karşılaşacağı sorunlar hakkında öğütlere yer verilmiştir. Özellikle Kabusname, çocuğun beslenmesine, hastalıklarına, oyun ve dinlenmesine ilişkin rehber bir kitaptır.

    Çocuğunuz; kim olduğunu bilmediğiniz nereye gitmek istediğini anlayamadığınız, ne olacağı hakkında hiçbir Fikrinizin olmadığı “Tanrı misafiridir”.

    980-1037 yılları arasında yaşayan büyük Türk hekimi ibni Sina, Çocuk Psikolojisi ve Pedagojisi aracılığıyla, çocuğun ruh ve beden arasındaki paralel gelişmesini sağlama yanlısıdır. ibni Sina’ya göre: Organik faaliyetleri denge içinde sürdürülen bir çocuğun, ileride güzel huylu yani ruh sağlığı yerinde bir birey olması doğal bir gelişme olarak beklenmelidir” Özellikle, ruh ve beden arasındaki paralelliğe vurgu yapan ibni Sina, bu dengenin korunmasını titizlikle istemektedir. Oysa günümüzdeki anne-babalar, çocuklarına ceza öngörürken, onun ruhuna dokunmadıklarını, yalnızca bedenlerini incittiklerini savunurken, çocuğun var olan dengesini alt-üst ettiklerini düşünemiyorlar. Hele, “onların iyiliği için” yapıyoruz demeleri insanı çileden çıkaracak bir savunma şeklidir.

    Çocuğa yapılacak en karlı yatırım onun duygu dünyasına, ruhsal yapısına yönelik olan emek ve zaman harcamalarıdır. 0-4 yaş arasındaki gelişim döneminde, çocuğun tek arzusu ilgi, sevgi ve şefkat görerek “güven duygusu”nu geliştirmektir. Çocuğun ne zaman neye ihtiyacının olduğunun bilinmesi ve giderilmesi onu öfke, korku, tedirginlik başta olmak

    üzere birçok ruhsal gerilimden koruyacaktır. Aynı zamanda fiziksel hastalıkların tetiklenmesi de önlenmiş olacaktır.

    Ebeveynin temel görevi çocuğun güvenini ve sevgisini kazanmak olmalıdır. Önemli olan, anne- babanın çocuğu ne denli sevdiği değil; çocuğun anne- babasını ne ölçüde sevdiği ve onlara ne kadar güven duyduğudur. Bu konuda başarılı olmuş ebeveynlerin çocukları fizyolojik ve ruhsal açıdan sağlıklı olur. Çünkü psikolojik canlılık, beden sağlığını doğrudan etkileyen  faktörlerin  başında  yer  almaktadır.

    Çocuk, doğuştan gelen saf ve temiz yaratılışı sayesinde kendisine ulaşan her veriyi almaya yatkındır. Bu nedenle çocuğa dış dünyadan erişebilecek her türlü olumsuz duygular ve hisler, bilinçli anne-baba tarafından engellenmelidir. Ebeveyn için görünen bu süre, doğumla başlamıştır ve çocuğun birinci senesi, ciddi mesafe almak için çok önemlidir.

    Anne babaların bu konudaki çabaları, mermer zemine kaligrafik yazı yazmak gibi kutsal bir görevdir. Çünkü çocuk her şeyden habersiz bir durumda anne- babaya emanet edilmiştir. Büyüdüğünde, ebeveyninin bünyesine nakış nakış işlediği yazıları okuyarak yaşamına yön verecektir.

    Çocukların doğuştaki bünyeleri, her türlü ürünü cömertçe yetiştirebilecek kalitede ve kıvamda olan bir toprak gibidir. Ayrık otunu da, gül bahçesini de en verimli şekilde canlandırmaya hazır olan çocukların karşısında anne-babalar, bilinçli ve usta birer eğitimci olmak zorundadır. Bu, hem kendi gelecekleri, hem de çocuğun yarınları için onlara verilmiş tekrarı olmayan bir zaman periyodudur.

    Oyun çağına erişmiş bebeklere ve çocuklara, zevk aldıkları oyuncak ve oyun türleriyle kendilerini geliştirmelerine fırsatlar verilmelidir. Aksi halde zihinsel ve ruhsal gelişimi olumsuz etkilenecektir. Çünkü çocuklar için oyun, “oyun” demek değildir. Onların duygularını ve hislerini geliştirebilmeleri için en önemli araçtır.

    “870-950 yılları arasında yaşayan Farabi, zihin eğitimini öğretim, ruhun terbiyesini de eğitim olarak kabul eder. Böylece eğitimle öğretimi insan doğası üzerine yapılandırır. Modern psikolojideki “bireysel farklar” konusunun, Farabi’nin eğitim felsefesinde de var olduğunu görürüz. Eğitim psikolojisinin konularından olan, “kalıtım mı, çevre mi?” tartışmasında, Farabi’nin eğitim sisteminin uzlaştırıcı bir yol izlediğini söylemek mümkündür. Kalıtım ve çevre konusu Farabi’de, “yaradılış” [fıtrat] ve “eğitim” kavramları için de gerçekçi bir yaklaşımla açıklanmıştır.

    Farabi’nin yöntemleri değerlendirildiğinde, onun ne aşırı disiplinci, ne de aşırı derecede serbestlik yanlısı [liberal] olduğu görülür. Eğitimde yöntem olarak “haz” ve “elem”i kullanmayı düşünenler arasında, Farabi’den önce islam aleminde yaşayan bir filozof olup olmadığını bilmiyoruz.”

    Özellikle; okul çağında “çocuk emanetine” sahip olan anne-babalar, Gazali’nin dikkat çektiği ders-oyun dengesini de sağlamalarının önemine özen göstermelidirler. Çünkü günümüzdeki anne-babaların birçoğunun gözü, okul başarısından başka bir şey görmüyor. Not ve okul başarısı ağırlıklı büyütülen çocukların ne kendilerinin nasıl bir dünyada yaşadıklarını anlayabiliyorlar ne de anne-babalarına bunun zevkini yaşatabiliyorlar. Kısaca, yaşam her iki taraf için de çekilmez, demir gibi bir hale bürünmüş oluyor.

    4.5. Çocuğun Ruh Sağlığı

    Doğumdan sonraki ilk 4 yıl, çocuğun sağlıklı davranışlar geliştirmesi ve olumlu alışkanlıklar kazanabilmesi için en uygun yaş aralığıdır. Öyle ki, elde edilen iyi yada kötü unsurların çocuktaki tesiri koca bir ömür boyu sürüp gidecektir. Kimi uzmanlar; çocuğun yaşamı süresince kazanacağı alışkanlıkların % 90’ını ilk 4 yıl içinde elde ettiklerini savunuyorlar.

    Öte yandan bu kısa ve önemli evre; çocuğun dış dünyaya kapalı olan ve sadece ailesine, anne- babasına açık olan saray kapıları gibidir. Ebeveynin tüm hünerlerini göstermeleri gereken bir gösteri alanıdır sanki. Bu bize, çocuğun ileri yaş dönemlerindeki hal ve tavırlarını, anne-baba ocağında kazanmış olduğunu göstermektedir.

    ilahi güç, çocuğun fıtratını belirlemiştir. Anne- babalar, yanlış terbiye yöntemleriyle bu yapıyı bozmakta ve baş etmekte zorlandıkları çocuklar  yetiştirmektedirler.

    Anne-babalar son derece kısıtlı ve devamı olmayan böylesine stratejik bir dönemi en verimli şekilde kullanmakla yükümlüdür. Çocuğun duygu dünyasını asla zedelemeden, onu hayal kırıklığına uğratmadan görevlerini yapmalıdır. Çocuğun dünyaya gelir gelmez ilk işi öğrenmektir. Bunu, henüz gözleri tam açılmamış olduğu halde süt emmek için annesinin memesini aramasında ve onu minik elleriyle yakalamaya çalışmasında gözlemliyoruz.

    Çocuğun beden sağlığının temelleri ilk yılda atıldığı gibi, ona huzur veya huzursuzluk veren ruhsal yapısının temel oluşumu da aynı süre içinde başlayacaktır.

    Çocuğun iç dünyasındaki problemlerinin sorunlarının adresi: ‘Ego’ dur. Ruh dünyasının sakin ve huzurlu olması, ‘ego’nun süküneti ile mümkün olmaktadır.

    Yunus Emre’nin: ‘Bir ben vardır bende, benden içeri’ ifadesiyle, insanın içindeki ‘gizli insan’ın adı ‘ego’dur. Şayet ‘ego’ sıkıntı yaşıyorsa, bu sıkıntılar dış dünyada ‘davranış sorunu’ olarak yerini alacaktır. işte bu yüzdendir ki, çocuklarda görülen ‘davranış sorunları’nın çoğu, anksiyete dediğimiz kaygılar yüzündendir.

    Bu nedenle, dikkat edilmesi gereken: Çocuğun iç dünyası ile dış dünyasının ‘uyum’ içinde korunmasıdır. Bu konudaki yetersizlik yada bilinçsizlik ebeveyni, hayatlarını zehir eden ‘davranış bozuklukları’ şeklinde meşgul edecektir.

    4.6. Bence, Pek Sevinmeyin

    Çocukluk döneminde ruhu yıpratılarak, benliği ezilerek, kişiliği değiştirilerek büyütülmüş çocuklar “bir süre” uslu olurlar. Otur deyince otururlar, kalk deyince kalkarlar, yat deyince yatarlar. Anne-baba bu durumdan çok memnundur. Bir mucize yarattıklarını düşünürler. Bu zamanda böyle çocuk herkese nasip olmaz derler.

    Konu-komşularına, eş-dostlarına bu mutluluklarını gururla anlatırlar. Dünya onlarındır sanki. Doğru ya, etrafta çirkeflikten geçilmezken, uslu, söz dinleyen “Melek” gibi bir çocukları vardır.

    Onlar için tablo çok sevindirici olsa da bir uzman için bu durum, hiç de iyiye alamet sayılacak ve gururlanılacak konu değildir.

    Bir veya iki dönem sonra başlayacak olan ön ergenlik ve ergenlik dönemlerinde bu tablodan eser bile kalmayacağı bilinmelidir. işte o zaman ebeveyn için hayat, tersine dönecektir. Ama onlar, yine övünülecek bir iş yaptıklarını savunacaklardır. Durumun bozulmasından da “toplumu” suçlayacaklardır. işin içinden sıyrılmak, sorumluluğu sokağa, topluma, kötü zamana yıkmaya çalışmak, sıkıntılarını hafifletmeyecektir.

    Günün birinde “illallah” deyip, “ilk” olması gerekirken, “son” çare olarak uzman yardımı almayı düşündüklerinde, yaptıkları yanlışlarla yüzleşmiş olacaklardır. Öyle olsa da, maddi ve manevi olarak yıpranacakları zorlu bir yaşama merhaba demekle karşı karşıya kalacaklardır.

    BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
    YAZARIN SON YAZILARI
    Annelik Nedir? - 15 Haziran 2013
    Yaratılış Pedagojisi - 5 Aralık 2012
    ZİYARETÇİ YORUMLARI

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

    BİR YORUM YAZ