Batı Trakya Online

Balkanlarda Pandora’nın Kutusu

Dr. Gözde Kılıç Yaşın

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un 14-15 Aralık 2020 tarihli Bosna-Hersek ziyareti, kritik gelişmelerin habercisi gibiydi. Ziyaret boyunca tartışma yaratan tüm hususlar Rusya’nın Balkanlardaki yeni bir girişimine işaret ediyor. Balkanlarda hâkimiyet kurma eskimeyen bir konu ve iki yüz yıl öncesinin PanSlavizim-PanCermenizm mücadelesinin izlerini de taşıyor. Bugün Balkan ülkelerinin büyük kısmı AB ve NATO üyesi ya da bunlarla entegrasyon sürecinde olsa da kültürel ve siyasi bağlara işaret eden Slav kimliği üzerinden Rusya’nın bölgedeki etkisi sürüyor. Hristiyan Ortodoks bağları ise etki alanını belli ölçekte genişletiyor. Doğal olarak Balkanlarda Slav-Ortodoks çerçevesi dışında kalan ve bu dayanışmadan ciddi tehdit algılayan kesimler de var. Rus nüfuzunu korumak ve Rus nüfuzunu azaltmak isteyen güçlerin çekişmesi de her daim canlı. Bazen biri diğerinin gücünü ve etkisini abartır ama bu coğrafya, bölge dışı ülkelerin siyasî, ekonomik, askerî ya da bunlarda kullanılmak üzere dinî çekişmelerine her daim sahne ve malzeme olur.

Son yıllarda Rusya’nın Karadağ ve Makedonya’ya müdahale imkânları iktidardaki isimlerin değişmesiyle görece daralırken Karadağ’daki Ağustos 2020 seçimleri Rusya’ya daha yakın isimleri hükümete taşıyınca denge tekrar değişti. Bununla ilgili olarak Rusya’nın Sırp Ortodoks Kilisesi aracılığıyla Karadağ’daki genel seçimlere karıştığı öne sürüldü. Yeni yönetime mesafeli olan Karadağ Cumhurbaşkanı Milo Djukanovic, bir açıklamasında Rusya’dan başka Çin, Brezilya ve Hindistan gibi aktörlerin de bölgede etkili olduğunu söylerken aslında belli bir ittifaka işaret ediyordu. Yoksa Brezilya ve Hindistan’ın Balkanlarda dikkat çekecek bir hareketliliği bulunmuyor. Milo Djukanovic, önlem alınmazsa ülkenin yeni dönemde NATO ve AB’den uzaklaşılabileceğine dikkat çekiyor. Djukanovic, NATO ve AB etkisinin azalmasına dönük endişesinde yalnız değil ancak ABD’nin ve AB ülkelerinden de özellikle Almanya’nın bölge siyasetini belirlemedeki etkisi Rusya ile yarışır düzeyde. Zira Rusya’nın güç kaybetmesi de Batılı ülkelerin farklı enstrümanlarla yarattığı etkinin bir sonucu. Ancak kiliselerin nüfuz oluşturmadaki etkisi yadsınamaz. Kiliseler arasındaki ilişkiler, kiliselerin cemaatlerini özellikle millî kimlik konusunda yönlendirmesi ve Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına tâbi olan İstanbul’daki Rum Kilisesinin (Fener Rum Patrikhanesi) küresel güçlerce Balkanlarda ve Doğu Avrupa’da inanç cephesi oluşturabilmek (ya da mevcudu kırmak) üzere desteklenmesi konularına gelmeden önce Rusya’nın Balkanlardaki pozisyonunu gözden geçirmek siyasî haritayı daha anlaşılır kılabilir.

Rusya’nın Mesajları

Kuzey Makedonya ve Karadağ’da Batı kurumlarıyla entegrasyon, rotasından çıkmayacak bir hedef hâlini aldı. Yönetimler değişse de hedeften çok sapılmayacaktır. Ancak Bosna-Hersek hâlen karışıklığa açık pozisyonda. Bölgedeki tüm güçlerin hamlelerini en rahat yürüttüğü yer de burası. Bosna Hersek’teki Sırp entitesi, Bosna Hersek’ten ayrılma isteğini başından bu yana korudu. Kosova örneğini göstererek böyle bir seçeneği olduğunu savundu. Devlet yönetiminin usullerini de düzenleyen Dayton Barış Antlaşması, yönetimin her aşamasına Sırp entitesinin de eşit katılımını dayatıyor. Bu da mevcut devletin devamını zaten istemeyen Sırp entitesine, hem kritik konularda işleyişi kilitleme hem ülkenin Batı kurumlarıyla ilişkilerini yavaşlatma hem de daha iyi bir yönetim sistemi kurulmasını engelleme fırsatı veriyor. Çünkü Bosna-Hersek’in başarısız olması, dağılmayı tetikleyecektir. Doğrusu bu sorunu çözmek isteyen bir devlet de yok gibi… Dolayısıyla milliyetçi birtakım tetiklenmeler Bosna-Hersek’te biraz daha mümkün. Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’un Bosna-Hersek ziyareti, Dayton Antlaşmasının imzalanmasının 25. yılına denk geldi. Lavrov’un Sırp temsilcilerle yaptığı görüşmede Bosna-Hersek bayrağının bulunmaması, Sırp entitesinin askerî tarafsızlığını desteklediğini ve Dayton Antlaşmasının revize edilmesine de karşı olduğunu açıklaması ve Çetnik selamlaması yapması büyük skandal olarak nitelendirildi. Tepki olarak Devlet Başkanlığı Konseyinin Boşnak üyesi Sefik Dzaferovic ile Hırvat üyesi Zeljko Komsic, Lavrov’la görüşmeyi reddetti.

Lavrov, Bosna Hersek Devlet Başkanlığı Konseyinin Sırp üyesi Milorad Dodik ve RS Başkanı Zeljka Cvijanovic ile görüşürken salonda sadece Rusya bayrağı ve Sırp entitesi olan “Sırp Cumhuriyeti” (RS) bayrağı bulunuyordu. Bosna-Hersek bayrağı yoktu. Sırp entitesinin ülkeden ayrı bir askerî tarafsızlık kararı alma hakkı da bulunmuyor. Bunların hepsini çok iyi bilen Lavrov, Rusya’nın açık ve sert bir hamlesinin ilk işaretini vermiş olmalı. Lavrov’un Çetnik işareti yapması da kışkırtıcı bir tavır olarak değerlendirildi. (Çetnik selamı, yüzük ve serçe parmakların kapatılıp baş işaret ve orta parmağın açılmasıyla yapılır.) Her ne kadar Baba-Oğul-Kutsal Ruh üçlemesi olarak ifade edilse de Çetnik selamının esasen 1990’lardan itibaren diğer etnik unsurların zafer işaretine karşılık Sırp milliyetçilerinin kullandığı bir zafer işareti olarak ortaya çıktığı biliniyor. Evet, Katolikler beş parmaklarını birleştirerek istavroz ritüeli yaparken Ortodokslar üç parmaklarını birleştirerek istavroz çıkarırlar. Bu dinî kısmı. Ancak Çetnik selamlaması, Bosna’daki katliamlarda bu işareti yapmayanların yüzük ve serçe parmaklarının kesilmesi nedeniyle daha çok soykırımı hatırlatan bir sembol… Boşnak ve Hırvatların rahatsızlık hissetmesi de anlaşılır görünüyor.

Dodik’in bu ziyaret esnasında Lavrov’a sonradan Ukrayna’dan çalındığı ortaya çıkan 300 yıllık bir ikona hediye etmesi de diplomatik rezalet olarak anılacak. Dodik, bu dinî sanat eserinin eline nasıl geçtiğini muhtemelen açıklamayacaktır ama Rusya, hediyeyi iade ederken Bosna-Hersek’in bir parçası olan Sırp bölgesindeki politik çıkışının çalıntı eser hediyesi ile gölgelendiğinin farkındadır.

Balkanları ve diplomasiyi bilen bir isim olan Lavrov’un tutum ve açıklamaları, Rusya’nın yeni bir aksiyona hazırlandığı izlenimi veriyor. Lavrov, zaten Bosna-Hersek, Karadağ ve Kuzey Makedonya’nın da Sırbistan gibi Rusya etkisinde olması gerektiğini savunan bir siyasetçi. Rusya açısından Balkanlardaki son 10 yılın en büyük kazanımı Karadağ’da Ağustos 2020 seçimleriyle gerçekleşen  yönetim değişikliğiydi. Sırbistan zaten Rusya’nın en etkili olduğu ülke. Bosna-Hersek’in Batı tarafından kaderine terk edilmesi ve buradaki Sırpların da Sırbistan’dan bile daha çok Rusyacı olması, Rusya’ya alan açıyor. Eğer Lavrov’un yapmak istediği Rusya’nın Balkan politikasını güçlü şekilde yenilemek ve Rusya’nın hâlâ bölgede olduğunu hatırlatmaksa dikkatler Makedonya’ya çevrilmelidir.

Makedonya ile Yunanistan arasındaki isim anlaşması (Prespa Anlaşması), aslında anlaşmanın kendisinden çok bunu sağlamak üzere Makedonya’da gerçekleştirilen dönüşüm, Rusya’nın bu ülkedeki etkinliğini kısıtlamıştı. Diğer bir ifadeyle Rusya’nın etkisi, Makedonya’da iktidarın el değiştirmesinden itibaren yaşanan dönüşümü engellemeye yetmemişti. Rusya’nın 2018’deki Yunanistan ve Makedonya isim anlaşmasının referandumuna müdahale ettiği iddiaları da basına yansımıştı. Buna göre Rusya gazeteciler tutmuş, basına anlaşmayı kötüleyen haber yapması için para dağıtmış, Makedonya’da milliyetçi kesimleri protestoya teşvik etmişti. Nitekim Yunanistan da iki Rus diplomatını isim anlaşması aleyhine protestoları teşvik ettikleri gerekçesiyle sınır dışı etmişti. Ancak aynı zamanda bu anlaşmanın gerçekleştirilmesi için de renkli devrimlerin mimarı olarak anılan spekülatör George Soros’un Yunanistan Dışişleri Bakanına, Atina Kilisesine ve anlaşmayı olumlu yansıtmaları için Balkanlardaki medya gruplarına para ödediği iddia edilmişti. İddia sahibi Yunanistan’ın Savunma Bakanı olduğu için ciddiye alınabilir. Öte yandan Makedonya parlamentosundaki oylamada da muhalif vekillere maddi çıkar sağlanması ve haklarındaki suç dosyalarının temizlenmesi suretiyle yeterli oya ulaşıldığı ve böylece isim anlaşmasının geçmesinin sağlandığı iddiaları da var. Makedonya iktidarı Rusya’ya karşı temkinli ve açıkça tepkili ama “milliyetçi” olarak tanımlanan kesimin Rusya’ya sempatisi ise sürüyor. Bu nedenle Makedonya’da Rusya’ya yakın ancak aynı zamanda millî kimlik hassasiyeti nedeniyle Prespa Anlaşmasına ve Bulgaristan ile Arnavutluk ve Makedonya’daki Arnavutlarla varılan uzlaşılara da tepkili olan kesimlerin siyasi gücünü arttırması ihtimali üzerine düşünülmelidir. Rusya açısından Karadağ’daki iktidar değişimi, Balkan politikasının güçlendirilmesi anlamına geliyorsa sırada Makedonya’daki güç dengelerinin Rusya lehine değişmesi olacaktır. Çünkü Sırbistan ve Karadağ’dan sonra Rusya’nın etkili olabildiği ülke Makedonya’dır.

Kiliselerin ve Dinin Araçsallaştırılması

Siyasi arenadaki bu hareketlilik ve bölgede hâkimiyet kurma amaçlı pek çok operasyonun bir boyutu kiliselerle ilgili. Esasen Sırp Kilisesinin yetki alanında görülmesine rağmen 1967’de ilan ettiği bağımsızlığı tanınmadığı için şizmatik (dinden sapmış) muamelesi gören Makedonya Kilisesinin Fener Rum Patrikhanesine yönelmesi ve Makedonya Başbakanı Zoran Zaev’in buna ilişkin temaslar için İstanbul’da Patrik Bartholomeos’u ziyaret etmesi konunun bir yönü. Aynı dönemde ülkedeki Ortodoksların yüzde 30’unun tâbi olduğu Karadağ Ortodoks Kilisesi’nin de Sırp Kilisesinden bağımsızlaşmak için yine Fener Rum Patrikhanesi ile temasa geçmesi de ikinci yönü. Elbette Ukrayna örneğinden faydalanmak istiyorlar. Sırbistan Kilisesi bu iki ülkede Sırp milliyetçiliği aşılıyor ve Batı’nın müdahaleci, Rusya’nın güvenilir olduğu fikirlerini savunuyor. Zaten Sırbistan Kilisesi de Rusya Patrikhanesi ile birlikte hareket ediyor.

Ortodoksluk, millî kimliği besleyen, destekleyen ve devlet olmazsa kilisenin de olamayacağı, devletle birlikte mutlaka millî kilisesi de kurulan bir yapıda gelişim göstermiştir. Kilise de devletini millî kimlik yaratmada destekler. Devletsiz kilise olmaz şiarının temelinde bu anlayış yatar. İstanbul’da Yunanların bağlı olduğu bir Kilise varken Atina Kilisesinin Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanmasından hemen sonra kurulması buna en iyi örneği oluşturur.

Ancak burada ABD-Rusya güç mücadelesinin yakın coğrafyadaki Ortodoks cemaatlere yansıyan yönünü de görüyoruz. Rusya, Sovyetler Birliği’nden bağımsızlığını kazandıktan sonra NATO ve Avrupa Birliği’ne katılan Baltık ülkelerinin (Litvanya, Letonya ve Estonya) üyeliklerini de engellemeye çalışmıştı. O zaman da kiliseler meselenin esaslı bir parçası olmuştu. Ardından Ukrayna’daki bölünmüş kiliselerden birinin (Ukrayna ve Kiev Ortodoks Kilisesi) Rusya Patrikhanesinden bağımsızlığının Fener Rum Patrikhanesi tarafından tanınması yaşandı. (Rusya Patrikhanesinden bağımsızlığın tanınması kilisenin bağımsızlığının tanındığı anlamına gelmez!) Şimdi gözler Makedonya ve Karadağ’daki kiliselerde. Sadece Estonya, Letonya, Ukrayna, Makedonya, Karadağ’daki Ortodoks cemaat değil aynı zamanda cemaatin Batı Avrupa ülkelerine ve ABD’ye yerleşmiş mensupları da yönlendirilebilir bir merkeze bağlanmak isteniyor. Öte yandan aslında yönlendirilebilir cemaatler meselesi tüm diğer din, mezhep ve cemaatleri de kapsayan stratejik planın bir parçası. Jeopolitik hedeflerin dinî cemaatleri ilgilendiren boyutu da teostrateji ile tasarlanır. Dinî cemaatler bir takım hedeflere hizmet eder ve bir takım kazanımlar edinirler. Diğer yandan yaşananlar Ortodoks olmayan ABD ile Ortodoks Rusya arasında yaşanan güç mücadelesi olduğu kadar İstanbul’daki ve Rusya’daki iki patrikhanenin yetki bölgeleri için verdiği mücadelenin de parçası.

Ukrayna Kilisesi tartışmalarında uzun süre tarafsız kalan Kıbrıs Kilisesi, 25 Kasım 2020’de Sen Sinod’unun (üst kurul) gerçekleştirdiği oylama sonucu “Ukrayna ve Kiev Ortodoks Kilisesi”ni tanıma kararı aldı. Ocak 2019’dan bu yana Ukrayna Kilisesinin bağımsızlığını üç Ortodoks kilisesi tanımıştı: Fener Rum Patrikhanesi, Mısır’daki İskenderiye Patrikhanesi ve Atina Kilisesi.  Kıbrıs Kilisesinin Aziz Paul ve Barnabas tarafından müjdelenmesi ve en eski kiliselerden biri olmasından kaynaklı prestijinin, yeni tanımalara kapı açabileceği düşünülüyor. Rusya açısından ciddi bir problem. Zira Ukrayna’da böyle bağımsız bir kilisenin varlığı Rusya Patrikhanesine Ukrayna’daki cemaatinin yaklaşık yüzde 40’ını kaybettirdi. Bu da “cemaati en kalabalık kilise/en büyük kilise” olma özelliğini etkiliyor. Öte yandan artık Ukrayna’da Batı değerlerine daha sıcak bakan ve Rus kimliğinden tamamen farklılaşan ve hatta Rusları ötekileştiren bir Ukraynalılık kimliği baskın hale gelecek. Kilise üzerinden cemaatinin dost/düşman, tehdit ve sempati algıları da değişecektir. Bu, Rusya açısından büyük bir jeopolitik ve yumuşak güç yenilgisidir. Ayrıca bu gelişmeler, Makedonya ve Karadağ’ı da kapsadığı ölçüde Ortodoksluğun Orta ve Doğu Avrupa merkezlerindeki güç dengesini de değiştirme potansiyeline sahip…

Elbette yerleşik kilise kanunlarının yok sayılmasının başkaca değişikliklere kapı aralaması, Ortodoks kiliselerinde birliğin ortadan kalkması ve kiliselerin yüzyıllar içinde oluşturduğu kural sistemlerinin bozulması gibi inanç dünyasına ait sorunlar ve bir o kadar da toplumların bu kez başka niyetlerle yönlendirilmesinin yaratacağı sorunlar olacaktır. Ukrayna Metropoliti Epifanio’nin 14 Aralık’ta Bartelomeos’tan Kiev Metropoliti statüsünün Patrikliğe yükseltilmesini istemesi de bu tür sorunların ilk işareti olabilir. Nitekim bu talep gerçek bağımsızlık ve kendi kiliselerini kurma hakkı anlamına da gelir. Epifanio’nin kutsal kilise kurallarına uygun olmayan bir yöntemle tahta geçirildiğine inananlar açısından şüpheyi ve kilise kanunlarının dışına çıkılmasına itirazları kuvvetlendirecektir.

Rusya’nın kiliseler üzerinden güç dengelerinin değişmesine tepkisiz kalması mümkün değil. Lavrov’un Balkanlardaki temasları ve hatta Sırbistan Dışişleri Bakanı Nikola Selaković’in 12 Aralık’taki “ilk dış ziyareti” olduğunu ve iki devlet arasındaki geleneksel dostluk bağlarının gücünü çokça vurgulayarak Kıbrıs Rum Yönetimini ziyaret etmesi de Kıbrıs Kilisesinin Ukrayna’daki kiliseyi tanımasıyla ilgili olabilir. Gerçi Sırp yapımı NORA B52 tipi obüs silah sisteminin ikinci partisinin Rum Millî Muhafız Ordusuna teslimi de aynı gün gerçekleşti. Yani inanç dünyası ilişkileri ile askerî ve güvenlik temalı ilişkiler iç içe geçmiş olabilir. Hem Rus hem de Sırp üst düzey zenginlerinin paralarını Kıbrıs Rum Yönetiminde değerlendirdiği, dahası Kıbrıs Rum vatandaşlığını yüksek fiyata satın alarak AB’ye erişim sağladıkları da “altın pasaport” skandalıyla ortaya çıkmıştı. Yani ticari ve ekonomi içerikli derin ve AB’den (hatta ambargoları kaldıran ABD’den) gizlenen bağlar da söz konusu. Dolayısıyla Rusya-Kıbrıs Rum Yönetimi ya da ayrı tutmaya gerek olmasa bile Sırbistan-Kıbrıs Rum Yönetimi arasındaki bağlar, kilise ilişkilerinden ibaret değil. Hepsinin birbirine etkisi olacaktır.

Sonuç

Balkanlarda bir dayanak noktasına sahip olması Rusya’ya kendisini ilgilendiren stratejik konularda söz hakkı doğurur. Sırbistan, Karadağ, Makedonya ve Bosnalı Sırplar yani Balkan Slavları, Rusya için destek toplayabileceği dayanak noktalarıdır. Rusya Balkanlardaki avantajını kaybetmek istemeyecektir ve Rus Patrikhanesinden kopmaların bir çorap söküğü gibi ilerlemesini de engellemeye çalışacaktır. Örneğin yeni dönemde, Rusya yanlılığı bilinen Karadağ yönetiminin, Karadağ’daki kilise sorununun fitilini ateşleyen kilise mülkleri ile ilgili kanunda değişikliğe gitmesi ve Karadağ Kilisesi’nin Sırp Kilisesiyle bağlarını (dolayısıyla Moskova Patrikhanesiyle) yeniden onarması (ve böylece Rusya sempatisinin arttırılması çabası) beklenebilir bir gelişmedir.

Diğer taraftan Bosna-Hersek’teki açık sinir uçlarının tüm bölgeyi ve Avrupa’yı etkileyebilecek sorunlara yol açmaması için gecikmiş reçetenin devreye sokulmasının aciliyeti bir kez daha görülmüştür. Yani Batı, daha net ifade etmek gerekirse Balkanlarda kontrol isteyen ABD ve Almanya, Bosna Hersek’i “çoğunluğu Müslüman bir ülke” olarak görmekten vazgeçerek bu ülkenin toprak bütünlüğünü koruyacak tedbirler geliştirmeli ve Batı ile entegrasyonunu hızlandırıcı, hatta kolaylaştırıcı önlemler almalıdır. Balkanlarda kaç ülkede iktidar ve anlayış değişimi sağlamış bu iki ülkenin Bosnalı Sırplar için bunu yapamaması imkânsız.

Son olarak Fener Rum Patrikhanesi’nin Türkiye’de kalmasına siyasî faaliyetlerini sonlandırma şartıyla izin verildiği, Türkiye Cumhuriyeti hukuk sistemindeki yerinin Yunanistan’la mübadeleden muaf tutulan İstanbul’daki Rumların dinî ihtiyaçlarını gidermek olduğu tekrar vurgulanmalıdır. Fener Rum Patrikhanesinin/Kilisesinin yabancı ülkelerde siyasî sonuçlar doğuran faaliyetleri Türk dış politikası için yük ve sorunlar doğuracak niteliktedir. ABD ve Rusya arasındaki Ortodoks dünyasını şekillendirme çekişmesine Türkiye’nin bir kurumu dayanak noktası yapılmamalıdır. Hele ki bir benzerini henüz atlatmışken…

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ