Yunanistan’da Yerel Seçimler: Papandreou Bir Engeli daha Geçti

Batı Trakya

7 Kasım 2010 tarihinde Türkiye’nin iki uç komşusunda seçimler yapıldı. Bunlardan doğudaki, “bir milletin iki devletinden” biri olan Azerbaycan’dı. Azerbaycan’da parlamento seçimleri yapıldı ve sadece yüzde 51.3 gibi çok az sayılabilecek bir katılım sonucu, resmi olmayan sonuçlara göre iktidar partisinin seçimleri kazandığı ilan edildi. 125 kişilik Azerbaycan meclisi için yapılan bu seçim sonuçlarına muhalefet “sahtekarlık” yapıldığı gerekçesiyle itiraz etti.

Diğer seçim ise tam aksi yönde, yani batı komşularımızdan Yunanistan’da idi. Bu ülkedeki mahalli seçimler de beklenen ilgiyi görmedi. Başkent Atina’da bile seçime katılım oranı yüzde 53 civarındadır. İlk verilere göre Yunan mahalli seçimlerinin galibi, her şeye rağmen iktidardaki Pan Hellenik Sosyalist Parti (PASOK) oldu. Buna karşılık 4 Ekim 2009 tarihli genel seçimlerdeki oy oranının (yüzde 43.9) altında ve yüzde 35 ise de, gene de ikinci sıradaki Yeni Demokrasi Partisi’nin önünde ipi göğüsledi.

Papandreou Hükümeti, bu mahalli seçimler öncesinde AB’den de “ödül” gibi bir paket aldı. Bundan böyle Türk-Yunan sınırındaki kaçak göçmenlerin geçişi AB birliği (Frontex) tarafından önlenecek. Kuşkusuz ki bu gelişme, Yunanistan’a hem bir ekonomik destek, hem de gerektiğinde Türkiye’ye karşı siyasi bir baskı gibi uygulanabilecektir.

Yeni Demokrasi Partisi de 4 Ekim 2009 genel seçimlerine göre kan kaybetti ve yüzde 33.5 olan oy oranını bu mahalli seçimlerde yüzde 31’e geriletti. Bu iki büyük partinin kaybettiği oylar ise, ekonomik krizin vebalini iki büyük partiye yüklemeyi başaran diğer küçük partilerce paylaşıldı.

Mahalli seçimler öncesinde Başbakan Yorgo Papandreou, seçimlerde birinci parti çıkamama durumu halinde erken genel seçimlere gidilebileceğinin sinyallerini verdi. Bu beyan muhalefet tarafından bir “tehdit” şeklinde propaganda edildi. Ancak, Papandreou’nun beyanı gerçekleri yansıtmaktaydı. Zira Yunanistan’da neredeyse bir yıldır hemen her alanda grev ve boykotlar hüküm sürüyor. Sebebi ise bir önceki hükümet (Yeni Demokrasi partisi) döneminde ülkenin iflasın eşiğine kadar sürüklenmesi ve bu durumun hem kamuoyundan, hem de AB’den gizlenmesiydi. Yani PASOK ve Papandreou, beklemediği bir enkazı kucağında bulmuştu. Bu sebepledir ki PASOK iktidarı, ekonomik krizden kurtulmak için “acı reçete”lere başvurdu. Hatta bu konuda AB’yi devreye soktu. Papandreou’nun AB nezdindeki bu girişimleri, Almanya tarafından başlangıçta kabul edilmedi. Hatta Almanya “Adalarınızı satın, borcunuzu öyle ödeyin!” bile dedi.

Yunanistan, adalarını satmadı, ancak kemerleri de iyice sıkmaya başladı. İşte bu kemer sıkma politikası sonucu PASOK kan kaybetti, ancak ölmediğini de gösterdi. Bunun anlamı, Yunan halkı hala PASOK ve Papandreou’dan ümidini kesmemiştir. Tabii ki rahatsızlıklar mevcut, ancak umut ışığı da henüz sönmemiş gözükmektedir.

Papandreou’nun Türkiye Politikası – Yunanistan Tehdit Olmaktan çıkarıldı

Papandreou’nun kemer sıkma politikası içerisinde savunma harcamalarında kısıntı yapmak da var. Hatta bu maksatla 2010 yılı başlarında Türkiye’ye çağrı bile yapmıştı. Bunun üzerine Türkiye de “Hayır!” dememiş, üstelik Mayıs 2010 ayı içerisinde işadamları ve geniş bakan kitlesiyle Başbakan R. Tayyip Erdoğan7ın Atina seferi gerçekleşmişti. Bu sefere çıkılırken Yunanistan’la gelecekte “stratejik işbirliği” bağlamında oldukça fazla beklentiler içerisine girilmiş ancak sonuçta “Dağ fare bile doğuramamış!” idi. Türkiye’nin Kıbrıs ve AB ile ilgili istekleri, cevap vermeyen bir yüzle karşılaşmıştı. Sadece “Yeşil pasaport” sahibi ve Yunan adalarını görmek isteyen Türklere vizenin kalkması için kolaylık gösterilebileceği ifade edilmişti. Nitekim bu işin sonucunda Yunan adalarındaki otel-motel ve lokanta sahipleri tüm turistler içerisinde Türklerden ziyadesiyle memnun olduklarını söylemişlerdi…

Başbakan R. Tayyip Erdoğan Ekim 2010 içerisinde de Yunanistan’a “Akdeniz’de iklim ve çevre değişikliği” ile ilgili bir konferans için gayrı resmi bir ziyaret gerçekleştirdi. Hatta bu ziyarete tehdit algılamaları değiştiği için yeni Kırmızı Kitap (Milli Güvenlik Siyaset Belgesi)’ta “tehdit” olarak belirlendiği kamuoyuna duyurulan İsrail’in Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun geleceği haberi üzerine tepki göstermişti. “Netanyahu varsa ben yokum!” diyen Erdoğan’ın resti kabul edildi mi bilinmez ama, zaten bu konferans düzenlenirken üç ülke (Malta, Yunanistan ve Türkiye) adı belirli idi.

Erdoğan’ın son Yunan seferi öncesinde Yunanistan’a yeni bir “jest” yapılmış ve Yunanistan Kırmızı Kitap’ta yer alan tehdit algılaması sıfatından düşürülmüştü. Yani Yunanistan artık “düşman”, ya da “müstakbel” düşman değildi. Yani Ege ve doğu Akdeniz’deki deniz sahalarının paylaşımı ile ilgili olarak gelecekte bir “Türk-Yunan” çatışma riski ortadan kalkmış demekti!

Türkiye’nin etrafındaki ve özellikle de komşuları ile siyasi ve ekonomik ilişkilerini geliştirmesi özlenen şeylerdir. Nitekim 57 hükümet (DSP-MHP-ANAP) döneminde 2000 yılında Türkiye’nin inisiyatifi ile Yunanistan’a verilen ve Ege’deki anlaşmazlıkları ortadan kaldırmayı, gerginliği azaltmayı hedefleyen “Güven artırıcı Önlemler” sayesinde iki ülke artık gerilim yaşamamaktadır. Her ne kadar o tarihten itibaren Ege sorunlarının hiçbiri üzerinde kalıcı bir anlaşma sağlanamamış ise de, Yunanistan’ın “hasım” olmaktan çıkarılması önemli bir gelişme gibi değerlendirilebilir. Ancak burada ince bir çizgi vardır: Acaba Yunanistan da;
     a. Türkiye’yi kendi Kırmızı Kitabı’nda “tehdit” olmaktan çıkardı mı?
     b. Yunanistan iyi dostluk ilişkileri içerisinde, 1990’lı yıllarda mecliste kabul etmiş olduğu ve cumhurbaşkanları tarafından onaylanan, hatta her yıl resmi görevlilerce (bakanlar, milletvekilleri, valiler vb) anma törenleri düzenlenen aşağıdaki sözde soykırımlardan vazgeçti mi?
         (1) Sözde Pontus Rumları Soykırımı Anma Günü,
         (2) Sözde Küçük Asya Rumları Soykırımını Anma Günü,
         (3) Sözde Ermeni Soykırımını Anma Günü.
     c. Ege ve Doğu Akdeniz’deki deniz sahalarının paylaşımı konusunda makul bir çizgiye çekilmeye razı oldu mu?
     d. Kıbrıs konusunda Türkiye’ye olumlu bir yaklaşım sergiledi mi?
     e. Türkiye’nin AB üyeliği konusunda sadece “söylem” bağlamında “Destekliyoruz!” derken, acaba AB organlarında (AB Komisyonu ve Avrupa Parlamentosu) Türkiye karşıtlığını sürdürmekten vazgeçti mi?

Sonuç

7 Kasım 2010 Yunan mahalli Seçimleri sonucunda iktidardaki PASOK ve Başbakan Papandreou derin bir nefes aldı. En azından üç yıl daha devam edebilecek bir “halkın gücünü” gördüler. Bundan sonra da en azından iki yıl daha kemerleri sıkarak, ekonomide belli bir düzlüğe ulaşabilecek potansiyeli yakalayabilirler. Hatta uluslararası kredi kuruluşları da istikrarlı yönetim sebebiyle daha olumlu katkı sağlayabilir. Seçimlere de biraz ferahlayarak girmek için zaman kazanılabilir. Bu haliyle Papandreou, PASOK hatta yunan halkının rahatlaması için önemli bir gelişmedir diyebilmek mümkündür.

Yunanistan’daki krize Türkiye de destek verdi. Her ne kadar Yunanistan hala olumlu bir adım atmasa da, Türkiye Yunanistan’a rüyasında bile göremeyeceği iyiliklerde bulundu. Ege ve Doğu Akdeniz’de yığınla çözülmemiş sorun var iken, Yunanistan’ın Meclis v Cumhurbaşkanlığı tarafından onayladığı Türkiye aleyhtarı sözde soykırım yalanları var iken, Türkiye bunları “yok” sayarak, üzerine bir sünger çekti. Hatta Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nden de Yunanistan’ı tehdit olmaktan çıkardı. Ya Yunanistan? Acaba Türkiye’ye ne verdi? En azından acaba o da kendi “Milli Güvenlik siyaset Belgesi”nden Türkiye’nin tehdit olmadığını çıkardı mı? Tüm istihbarata karşı koyma engelerini aşan Yunan basını hala bu bilgiyi kamuoyu ile paylaşmadı. Demek ki Yunanistan, “milli çıkarları” söz konusu iken hala Türkiye’nin cömertliğine karşılık vermedi!

Doç. Dr. Celalettin Yavuz
TÜRKSAM Başkan Yardımcısı

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ